Album Art
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Notre Dame de Paris - Tu Vas Me Détruire

Pinhâni, yeni albümü “Başka Şeyler” in ilk klibini, albümün açılış şarkısı “Bana Hediye” ye çekti. Dünyanın sınırlara bölünmüş olmasını konu alan şarkı için, grup üyeleri Türkiye’nin dört bir yanına dağıldı ve sınır kapılarına dayandı. Ankara’dan başlayıp Suriye, Gürcistan ve Yunanistan sınırlarına yapılan yolculuklarda, grup üyeleri beş günde toplam 10,000 km’nin üzerinde yol kat etti. 30’dan fazla şehirde yapılan çekimlerde Pinhâni dört ayrı ekip olarak çekimleri tamamladı. Zorlu kış şartları, çekimleri zaman zaman aksatsa da Anadolu’nun beyaza bürünmüş hali bu yolculuk klibine çok yakıştı. İmre Haydaroğlu’nun yönettiği klipte, gösterilen tüm şehirler daha önce Pinhâni’nin konser verdiği şehirlerden seçildi. Türkiye’nin coğrafi ve kültürel renklerini 4 dakika 18 saniyeye sığdırmak mümkün olmasa da, bu klipte ülkemizin güzellikleri en doğal haliyle yansıtılmaya çalışıldı. Ancak yine de Pinhâni bu klipte sınırları aşamadı!

1998 yılında hazırladığı “Anarşizm Nedir?” broşürüyle anılan ve bazı anarşist oluşumlara ve dergilerin çıkmasına ön ayak olan Türkiye’deki ilk vicdani retci anarşist Tayfun Gönül dün geçirdiği ağır kalp enfarktüsü sonucu Özel Gaziosmanpaşa Hastanesine (Çukurçeşme Caddesi No:51 Gaziosmanpaşa İSTANBUL) kaldırıldı. Koma halindeki Tayfun şu an yoğun bakımda. Doktorlar Tayfun’un durumunun ağır ve riskli olduğunu belirtiyorlar.

Tayfun Gönül, en son Şubat ayında ilk sayısı çıkan Anarşist Gazete adlı yayına ön ayak olmuştu.

Tayfun’a acil şifalar diliyoruz…

Çıkardığı bazı kitap, broşür ve makaleleri:

  • Düzenden Kaosa | Zuhur; Gediz Akdeniz İle Söyleşi Kitabı (Kaos Yayınları)
  • Anarşizm Nedir? Broşürü (Kaos Yayınları)

Türkiye’nin İlk Vicdani Retçisini Hatırlayın (Bianet)

Kan, gözyaşı ve barut. Ne oluyor? Ne oluyor, kanun-i kadim üzere, ama kardeşliğin değil, iktidarın kanun-i kadimi üzere iş işleniyor. İrili ufaklı, olmuş, olmamış, genç, yaşlı çeşitli iktidarlar, devletler, devletçikler ya da aday-devletçikler kendi çarşılarında kendi ticaretlerini yürütüyor. Savaş çarşısında, kase kase kan alıp kan veriyorlar ağızdan ağıza. Yağmur değil ateş yağıyor, kök değil ateş çıkıyor topraktan. Bildik öykü. Kaç yüzbin yıldır bildik öykü. Bir ihtimal daha var mı? Bir değil ikidir o ihtimal hep: Ya kardeşi öldüreceğiz, bize dünya kalacak. Saltanat. Dünya saltanatı. Kardeşsiz bir dünya. Ya da öldürmeyeceğiz, kardeşimiz yaşayacak, bize iki dünya kalacak. Biri bizim, biri kardeşimizin. İki de değil, en az az üç dünya, benim, kardeşimin ve ikisinin oluşturduğu dünya. İlki saltanatın bilinen, kapalı, çıkmaz yolu, ikincisi kardeşliğin bilinmeyen, açık, hep çoğalan dünyaların yolu. Var yürü, hangisini dilersen. Devlet devlet dediğiniz, dedikleri nedir? İktidar? Saltanat? İşte II. Mehmet’in yazıya geçirdiği kanun. Anayasa. Hala yürürlükte mi? Olan bitene bakılırsa, evet: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir. Ekseri ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar.” Zaten dili biraz eski diye, 12 Eylül generalleri tarafından güncellenmişti. Elimizdeki yazılı olan anayasayı kazırsak, altından bu yazısız olan çıkar. Şimdi yeniden güncellenecek, anlaşılan. İşte bugün de bu kanun-i esasi üzere iş işleniyor. Ekseri ulema bugün yine veriyor aynı cevazı. Ulema öyledir, işi cevaz vermektir zaten. Bilgi birikiminin, sermaye ve iktidar birikiminden daha masum olduğunu kim söyledi? İşte bugün de kendilerine saltanat müeyesser olanlar, kardeş katlini dünya bekası, nizam-ı alem için kanun olarak uyguluyor.

-Ali Topuz

Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Avrupa’dan da Türkçe filmler var. Yönetmen Umut Dağ’ın çektiği “Kuma“ isimli Avusturya yapımı, Panorama bölümünde seyirciyle buluştu.

TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’na sunulan bir araştırmaya göre, Türkiye’de en az 186 bin kadının kuması var. Avusturya yapımı “Kuma” adlı sinema filminde çizilen başkarakter Ayşe de bir eve kuma gidenlerden. Ancak İç Anadolu’nun bir köyünde yaşayan Ayşe, gelin olarak biraz uzaklara, Avusturya’nın başkenti Viyana’ya gider…

Kumanın işi zor

Ailenin annesi Fatma, üzerine kuma getirilmesine razıdır, hatta bu onun fikridir, zira pençesine yakalandığı kansere yenik düştüğü anda eşinin ve çocuklarının emin ellerde olduğunu bilmek ister. Fakat ailenin iki kızı, neredeyse kendileri ile yaşıt olan kumayı kabullenmeye yanaşmazlar. Fakat kısa bir süre sonra, beklenmedik bir gelişme, ailenin tüm dengelerini alt üst eder.

Kadınlar da erkeklerin koyduğu kuralları aktarıyor

Panaroma bölümünde gösterilen “Kuma” filmini, 1982 Viyana doğumlu Umut Dağ yönetmiş. Kürt asıllı Umut Dağ, uyum tartışmalarına pek değinmeden, daha çok kapalı bir toplum içinden bir hikâye anlatıyor. “Problem aslında çok dipten bir problem. Çünkü erkeklerin koyduğu kurallar ve erkeklerin yaptığı baskıyı hep görüyoruz ama problem, o baskı, o değerler, o gelenekler o kadar dipten ki, kadınlar da o değerleri o gelenekleri bir sonraki kuşaklara vermeye çalışıyorlar” diyen Dağ, “Çünkü zannediyorlar ki, ellerinde başka birşey yok, ellerinde sadece o gelenekler var ve herşeyi o gelenekler üzerine kurmaya çalışıyorlar” şeklinde devam ediyor sözlerine.

Avusturya’nın Fatih Akın’ı olmaya aday

Umut Dağ geçen yıl 60 dakikalık “Papa” adlı filmi ile Almanca eğitim veren sinema yüksekokullarının mezunlarına verilen First Steps Ödülü’nün sahibi oldu. Şimdiden hakkında, Avusturya’nın Fatih Akın’ı olabileceği yönünde yorumlar yapılan Umut Dağ, Avusturya sinemasında kendine yer arıyor. Genç yönetmen, “Oyunculuğun çok yoğun ve çok doğal bir şekilde olması, Avusturya sinemasının en güçlü olan yönlerinden birisi. Bu benim için çok büyük ilham oldu, çünkü onu oyunculara öyle vermeye çalışıyorum, onu oyuncularımla öyle yaratmaya çalışıyorum ki karakterlerine o doğallığı versinler” şeklinde konuşuyor.

“Kuma” filminin başrollerini üstlenen Nihal Koldaş ve Begüm Akkaya’nın performanslarına bakılırsa, Umut Dağ bu çabalarında epey başarılı olmuş. Kuma olgusunu ve kadınların ataerkil değerleri savunarak kuşaktan kuşağa vermelerini irdeleyen yapım, izlemeye değer bir ilk film.

Kadın-erkek kavramları irdeleniyor

Festivale Türkiye’den katılan Emin Alper imzalı “Tepenin Ardı” erkek egemen kültüre eleştiri okları içerirken, Reis Çelik tarafından çekilen “Lal Gece” de çocuk yaşta evlendirilen genç kızlar konusuna ışık tutuyordu. Görünen o ki, Berlinale bu yıl doğrudan Türk Sineması’ndan ya da diğer ülkelerden Türkçe çekilmiş yapımlar arasından seçim yaparken, kadın-erkek kavramlarının irdelenmiş olmasına önem vermiş.

Filipinler’de, Whitney Houston hayranları, duygularını duvara döküyor.

R.E.M. - We All Go Back To Where We Belong

Tutmayın Küçük Musa’yı…

Biletix, Grup Yorum konserlerine ambargo uyguluyor.

MİT-Emniyet-yargı üçgeninde yaşanan son krizin AKP-Cemaat sürtüşmesinin son perdesi olduğuna dair belirtiler güçlenmeye başladı. Olay patlak verdiğinde, yani üç üst düzey MİT yöneticisi KCK dosyasına bakan savcılığa çağrıldığında ve adeta buna misilleme yapılırcasına KCK soruşturmasını yürüten iki polis şefi görevden alındığında, meselenin bu sürtüşmeyle bağlantılı olduğu hemen sezilmişti. Aradan geçen zamanda gerek hükümet cephesinden gelen açıklamalara gerekse bazı medya organlarındaki haber ve yorumlara bakınca, safların beklendiği gibi oluştuğu görülüyor.

Fethullah Gülen’in, Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayında “İsrail’den izin alınsaydı daha iyi olurdu” minvalindeki açıklaması, Gülen Cemaati’yle hükümetin açıkça ters düştüğü ilk olay. Ancak bundan üç buçuk ay sonraki referandum Cemaat’le AKP’yi birbirine fevkalade yakınlaştırdı. Ölülerin bile oy kullanmasını isteyen (ne demekse) Gülen referandum gecesi Başbakan’dan teşekkür aldı. Gerçekten de Cemaat’in medyası ve işadamları ‘evet’ için çok çalışmışlardı.

Referandum, Cemaat için, destekçisi olduğu AKP’nin kazandığı alelade bir zaferden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Halkoylamasıyla kabul edilen paketin önemi, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmesiydi. Öbür maddeler kozmetikti. Aradan geçen zamanda, kabul edilen diğer yirmiden fazla madde için ilgili yasalarda gereken değişikliklerin yapılmamış olması bunun kanıtıdır.

Dört yıldır çeşitli davalar vasıtasıyla “Yeni Türkiye”nin yapılandırılmasında kilit rol oynayan Özel Yetkili Mahkemeler, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’e göre (bkz. Express dergisiyle röportaj), 2004-05’ten beri Cemaat tarafından kurgulanmakta, hazırlanmaktaydı. Bunun için 2004 sonunda yeni Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu çıkarılmıştı. 2006’da çıkan yeni Terörle Mücadele Kanunu’nun da bunlara eklenmesiyle birlikte; son 4 yılda gündemimizi işgal eden davaların yürütüleceği çerçeve tamamlanmış oldu. Özel Yetkili Mahkemelerin ve Savcıların önüne taş koyabilecek yegâne güç olan HSYK’nın (ki 2010 başında Erzincan’da olan tam da buydu) iktidarın kontrolüne geçecek olması işte bu yüzden çok önemliydi.

Cemaat’in artık herkesçe bilinen bir diğer örgütlenme alanı Emniyet’teki terörle mücadele, organize suçlar, istihbarat gibi kritik birimler. Nitekim Çarşamba günü görevden alınan iki polis şefinden biri, Emniyet’teki Cemaat yapılanmasıyla ilgili kitap yazdıktan sonra hapse giren Hanefi Avcı’nın yasadışı dinlemeler yapmakla suçladığı Erol Demirhan’dı. Avcı’nın, kitabında “Emniyet imamı” diye tanımladığı Ali Fuat Yılmazer de dikkate değer bir isim. Gazeteci Nedim Şener, Yılmazer’in Hrant Dink’in öldürüleceğine dair 2006’da gelen bir bilgiyi üstlerine tahrif ederek sunduğunu yazmıştı. Yılmazer bunun üzerine Şener’e dava açtı, ancak davayı kaybetti.

Dink suikastının tasarlandığı dönemdeki rolü çokça tartışılan Ramazan Akyürek’in de, gazeteci Doğan Akın’ın ifadesiyle, “Cemaat’e yakın isimlerden biri olarak adı geçiyor” (ayrıntı için bkz. BirGün’ün Akın’la röportajı, 14 Aralık 2011). Cemaat’i Ergenekon davasının “müştekisi” olarak tanımlayan Demokrat Yargı Eşbaşkanı Ertekin ise, davanın 2006 başında Cemaat’ten bir polis şefi tarafından kurgulandığını öne sürüyor. 80’lerin sonundan günümüze Emniyet’teki örgütlenmenin seyri Nedim Şener’in ‘Ergenekon belgelerinde Gülen ve Cemaat’ kitabında detaylı anlatılır.

Türkiye tarihi ordunun siyasete müdahaleleriyle dolu, darbesinden tutun da e-muhtırasına kadar. Sondan bir öncekine kadarki genelkurmay başkanları siyasi konularda sık sık açıklamalar yapardı. Ordunun siyasi bir aktör olarak oynadığı rolü egemen sınıfların çıkarlarını, ABD faktörünü, Türkiye’nin toplumsal ve iktisadi yapısını göz önüne alarak çözümleyen sosyalist bakış açısı bir yana, en basit “burjuva demokratik” perspektiften bakan biri bile askerin siyasetteki rolüne neden karşı çıkar? Demokratik bir mekanizmayla “hesap verebilirliği” olmadığı için. Yani seçmen karşısına çıkmadığı, gücünü sandıktan değil cephaneliğinden aldığı için.

Devletin kritik noktalarında böylesine örgütlü olan, sadece ekonomik ve toplumsal değil siyasi de bir güç olan, halkın oyuyla seçilmiş bir hükümetle dahi sürtüşebilen, hepimizin hayatına doğrudan veya dolaylı etki eden bir “yapılanma”nın siyaseten hesap verebilir olması icap eder. Eskiden generallerden siyasete müdahale girişimleri geldiği zaman “çok meraklılarsa askerliği bırakıp politikaya atılsınlar” denirdi. Apoletli atanmış muktedirler için bu söyleniyorsa, gerektiğinde apoletsiz atanmış muktedirler için de söylenmelidir. Aksi takdirde “askeri vesayet gitti, sivil vesayet geldi” diyenlere söyleyecek sözünüz olmaz.

-Burak Cop

Bu sefer de sen yan, yan babilon! Komşuya selam… Bu sefer de sen yan, yan babilon! Komşuya selam…

Bu sefer de sen yan, yan babilon! Komşuya selam…